Articles in category News in Turkish

7 August 2008, 12:04. Suskunlar Dünyasında Bir Ses

Sosyal ve siyasal yaşam bir türlü yerine oturamıyor.
2002 yılından beri tam bir kargaşa.
Enflasyon yükseliyor, iktidara göre normal. Global
bir dünya bu. Hemen her ülkede enflasyon yükseliyorsa,
elbette bizde de yükselecek!
Orman yangınları gündemin ilk maddesi. Hükümetin
Orman ve Çevre bakanları yıllardır gerçekleşemeyen
vaatler sıralıyor. Orman yangınlarına gece gündüz süratle müdahale edecek yangın söndürme filosu kurulacağı
vaadini 2004’ten beri benzer cümlelerle
2008’de de yineliyorlar.
Kamuoyuna yansıyan açıklamalar gelip geçiyor.
Üzerinde duran, hükümeti bu açıdan silkeleyen ne
muhalefet var ne de medya.

***

Bir Sağlık Bakanı var; bebek ölümleri üzerinde herkes
konuşuyor, yazılı kısa bir açıklamaya sığınmış,
susuyor.
Bir Milli Eğitim Bakanı var; yurt adı altında gizlenen
Kuran kurslarını denetlemekle görevli. Her konuda
susmak bilmeyen, dinci eğitimi savunurken
mangalda kül bırakmayan resmi ağız, kısa bir bakanlık
açıklamasıyla yetiniyor, susuyor.
Bir Başbakan var; gizli olsun, açık olsun, yasalara
aykırı olsun olmasın ama Kuran kursu olsun diyor
da başka bir şey demiyor. Bağcılar’da her türlü soruşturmaya
ve suçlamaya açık bir olay yaşanıyor. 18
kız çocuğunun ölümünden sonra, herhalde yöre halkı
gibi takdir-i ilahi diye düşünüyor, susuyor.
Çankaya’daki AKP’li ise türban takıntısını kanıtlıyor.
Hak sahibi bir ilim adamının (Üniversitelerarası
Kurul Başkanı, en iyi bilimsel dosyalar sahibi Prof.
Mustafa Akaydın) yeniden Akdeniz Üniversitesi’ne
rektör olmasını, kişisel, siyasal amaç ve inançları
uğruna engelliyor. Son seçimde AKP’den aday
olanları rektörlüğe seçiyor.
Çankaya’daki ile Başbakan Anayasa Mahkemesi
kapatma kararını açıklamasından bir gün önce, gece
yarısı başkentin Çukurambar semtinde gizli kapaklı
görüşmeler yapıyor. Görüşmenin gizli gündemini
saklayacak içerikte de olsa, kamuoyuna bir açıklama
yapma gereğini duymuyorlar.
Bir Dışişleri Bakanı var; görevi gereği iç politikayla
ilgili düşüncelerini ve din konusundaki gerçek düşüncelerini
gizlemeyi başarıyor. Arada sırada siyasal
ve sosyal terbiyeden, tarih kültüründen yoksun
bir kafaya özgü açıklamalar yapıyor. İran’daki molla
rejiminin baş temsilcisi olan kişinin Anıtkabir’i ziyaret
etmemekte direnmesindeki nedeni soranları,
“böyle ufak tefek olacak tartışmaları yersiz gördüğünü”
söyleyerek yanıtlıyor.
Muhalefet partileri dışında böyle bir bakana ve kafa
yapısına karşı çıkan yok. Bir zaman önce Anıtkabir’de
sap gibi duranlardan söz eden Başbakan,
izini süren bir bakanı olduğu için mutlu, susuyor.
Özetlenen ülkemanzarası karşısında toplumne yapıyor?

***

Soruyu; Çorlu’dan kimi zaman saptadığı toplumsal
gerçekleri ve kendine özgü görüşleri bildiren bir
okurum, Sıtkı Ergüney, 3 Ağustos’ta faksla gönderdiği
yazıda yanıtlamaya çalışıyor. Aktarıyorum:
“…Anayasa Mahkemesi’nin ‘AKP’nin laiklik karşıtı
eylemlerin odak noktası haline geldiğini’ tescil
eden kararı, yıllardır bizlerin söylediklerinin kanıtı.
Güzel de, bu karar ‘seçmen tercihleri’ni etkilermi?
Bana göre etkilemez. AKP’ye oy veren hiçbir seçmen
önümüzdeki seçimlerde ‘laiklik elden gidiyor’
diye oyunu başkasına vermez.
Geldiğimiz noktada ‘laikliğin korunması’ laik azınlıktan
başka kimsenin umurunda değil.
AKP’nin oylarına göz diken MHP’nin gerçek yüzü
22 Temmuz’dan sonra izlediği politikalarla ortaya çıktı.
Zaten ‘aslı’ varken ‘taklit’ rağbet görmez.
AKP seçmeninin alternatifi olsa olsa ‘Saadet’
olur!..
…AKP kapatılmış olsa bile AKP’ye verilen oylar yerine
kurulacak ‘aynı’ kafadaki partiye giderdi.
Esas kâbus 2009 Mart’ından sonra başlıyor. Yerel
seçimlerde AKP yüzde 65-70 oy alır diye düşünüyorum.
‘Dindar’ belediye başkanları; kırmızı bölgeleri
belirlemek…Arap kültürü kokan kültür ve sanat
etkinliklerini harem-selamlık oturma düzenine göre
yapılmış salonlarda sergilemek…kadın ve erkekler
için ayrılmış parklar kurmak…belediyelerde çalışan
türbanlı kadınların sayısını çoğaltmak…Ramazanda
‘Kuran Ziyafetleri’… gibi projeleri hayata geçirecekler.
Sonuç:
1973’te yüzde 1 oy almış bir zihniyet 2007’de yüzde
47’ye ulaşmışsa (sadece 34 yıl) bunun sebebi de
‘milli irade’ olarak tanımlanıyorsa….necip milletimiz
yolunu çizmiş demektir.
RTE de bunu bildiği için; ‘Durmak yok, yola devam’
deyip duruyor!..”
Okurun yazdıklarını beğenin beğenmeyin ama bu;
ülkenin içine düştüğü açmazlardan ıstırap duyan
bir ses. Kimi gerçekleri halk dalkavuklarının yüzüne
vuruyor.

Cüneyt Arcayürek

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

2 August 2008, 16:53. Sekiz Yaşında Boşanma

Bizim gazetenin Dış Haberler sayfasında dün
şöyle bir başlık yer alıyordu:
“8 yaşında boşanma sevinci…”
Yemen’de 9 yaşındaki Arva Abdu ve 8 yaşındaki
Nojud Ali kocalarından boşanmışlardı…
Çocuklar birlikte pasta keserek bu mutlu olayı
kutlamışlardı…
Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Yemen’de
kendilerinden çok yaşlı erkeklerle çocuk
yaşta evlendirilen kızların öyküleri Batı’nın meşhur
gazetelerine yansıyordu…

*

Medyanın çeşitli gazetelerinde şu haber dolaşıyor:
“Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez (76) hakkında
‘Küçük yaştaki kıza cinsel saldırıda bulunarak
beden ve ruh sağlığının bozulmasına neden
olduğu’ suçlamasıyla Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde
dava açıldı.
Üç aydır tutuklu bulunan Üzmez, 26 yıla kadar
hapis istemiyle yargılanacak…
Üzmez, bir süredir ilişkisi olan L.Ç. (36) adlı kadının
14 yaşındaki kızı B.Ç. ile evlenmeye kalkıştığı,
İstanbul ve Mudanya’daki evinde defalarca
cinsel saldırıda bulunduğu iddiasıyla 25 Nisan’da
Mudanya’da gözaltına alındı.
Mudanya Sulh Ceza Mahkemesi 26 Nisan’da
Üzmez ile suça yardımcı olduğu gerekçesiyle
L.Ç.’yi tutukladı.
L.Ç.’nin Üzmez’le ilişkisi olduğu ve kızının da bu
kişiyle birlikte olmasına göz yumduğu kaydedildi.”
B.Ç. 14 yaşındaymış…
Daha çocuk…
Ama, Hüseyin Üzmez de doğrusu Vakit gazetesi
yazarlığına pek yakışıyor…
İslam şeriatına göre kız çocuklarının evlendirilmesi
doğal sayılıyordu, bu yolda dörde kadar
cevaz vardı…
Bir milyar üç yüz milyon nüfuslu Müslümanlık
coğrafyasında kızların ve kadınların koşulları
bugün bir faciadır…

*

Peki, Türkiye’de bu faciaya ‘dur’ diyerek karşı
çıkan büyük insan kim?..
Atatürk!..
1926’da kabul edilen Medeni Kanun (Yurttaşlar
Yasası) kadın – erkek ilişkilerinde ölçüleri uygarlık
dünyasının koşullarına ulaştırdı…
Ama türbancılar, kadını yine köleleştirmek
için, vargüçleriyle çabalıyorlar…
Ne yazık ki bu yolda bilinçsiz ve zavallı kadınlarımızdan
da destek
sağlıyorlar…

İlhan Selçuk

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

1 August 2008, 11:16. Cumhuriyet Gazetesine Abonelik

Cumhuriyet Gazetesi ‘ne abone olup gazeteyi pdf dokümanı şeklinde internet üzerinden okuyabilmek için buraya tıklayınız

0 Comments | Permalink

1 August 2008, 11:14. Yanıltmalar

Bu bayram havasını anlamak kolay değil.
Atılan manşetleri, yapılan yorumları da…
AKP mahkûm edildi mi, edilmedi mi?

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı durumuna geldiği
en yüksek yargı organınca bire karşı on oyla
hükme bağlandı mı, bağlanmadı mı?

On üyenin altısı parti odak durumuna geldiği için
kapatılması yönünde, dördü de yine odak durumuna
geldiği için kapatılması yönünde değil de
ödenek kesintisi biçiminde oy kullanmış.

Ama, kesin olarak belli ki, üyelerden onunun da
kanısı partinin odak durumuna geldiği yönündedir
ve karardaki özün özü budur.

Dört üyenin niçin “nispeten daha hafif” bir
yaptırımdan yana oldukları ancak gerekçeleri
karara ekleyecekleri açıklamalarla belli olacak.

“Parti odak durumuna gelmiş ama öyle pek kapatılacak
ölçüde değil” düşüncesimi? Yoksa, “Kapatılırsa
AB umudu söner, ekonomi çöker, demokrasi
gider” endişesi mi?

Yoksa, yoksa kapatılma olasılığı karşısında içte
ve dışta koparılan yaygaranın, içten ve dıştan
gelen baskıların etkisi mi? Bu sonuncu olasılık söz
konusuysa, o zaman yaygaraların ve baskıların sahiplerini
kutlamak gerekir; AKP kapanmasını önlemekte
başarılı olmuşlardır. Ama onlar bile “Parti
odak durumuna gelmemiştir” diyemezler.

O halde, İstanbul medyasındaki bu yanıltıcı telaşın
anlamı nedir?

O halde, Sayın Başbakan nasıl oluyor da karardan
sonra “Partimiz laiklik karşıtı eylemlerin
odağı durumuna gelmemiştir” diyebildi? Bu nasıl
bir devlettir ki, “Anayasa Mahkemesi kararları…
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idaremakamlarını,
gerçek ve tüzel kişileri bağlar” diyen bir
anayasaya karşın bir devlet adamı böyle konuşabilmektedir?

Aslında, endişe verici bir durum söz konusu. İtiraz
ve temyiz yolu da bulunmadığına göre, Yüksek
Mahkeme kararına aldırış etmeyişle başlayan
bir tutum yavaş yavaş “demokratik bir yeni anayasa”
tamtamlarıyla birlikte Cumhuriyetin temel niteliklerini
değiştirmeye yönelik girişimler yeniden
gündeme gelecektir. 2007 genel seçimlerinin
öncesinde bu yolda sipariş almış olanlar herhalde
yine kolları sıvamak üzeredirler.

Şu gerçekliği akıldan çıkarmamak gerekiyor: Türkiye
daha bir süre “laiklik karşıtlığı mahkemece
hükme bağlanmış” bir iktidarca yönetilecek.
AKP’yi yönetenlerin kararın gerisindeki uyarı anlamını
sezememiş olmaları tehlikeyi daha da arttırıyor.
Dolayısıyla, bundan sonraki iktidar mücadelesinde
Cumhuriyetçi siyasal güçleri bir araya getirerek
toplu ağırlıkla başarı kazanma zorunluluğu
da aynı ölçüde artmış oluyor demektir.

Okurlarımdan bir müddet daha izin istiyorum.

Mümtaz Soysal

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

29 July 2008, 11:59. İddia ve İftira...

Her ikisi de hukukumuza yerleşmiş, yasalarımıza
postu sermiş iki önemli sözcük…
İddia bir olgu, eylem ya da kişi üzerine ileri sürülen
savdır…
Ya iftira nedir?..
İftira iddianın akrabasıdır; ‘bir kişiye yönelik asılsız
suçlama’ diye vurgulanabilir.

*

İddia hukukun, mahkemelerin, davaların peynir
ekmeği gibidir…
İddiasız dava olur mu?..
İftira davaları ise ayrı bir tür oluşturuyor. Çünkü
birisine kasıtlı ve asılsız olarak yapılan suçlamaya
iftira denir…
İftira ahlaksızlıktır…
Aynı zamanda suçtur…
Kara çalmaktır…
Yalan söylemektir…
İftira suçunu işleyen kişi hapis cezasına çarptırılır…

*

Yalnız hukukta değil, Kuranıkerim’de de iftira
suçunun yeri vardır…
Gerçek bir Müslüman iftiradan çekinir, sakınır;
“Bu suçu işleyenlerin başına şeytanlar üşüşür”…
İftira günahtır…
‘Günah-ı kebair’dendir…
Ne var ki ülkemizde İslamcılık gayesi güdenler
için iftira suçu artık vukuat-ı adiyeden sayılmaktadır…
AKP’ye yandaş dinci gazeteler her gün sayfalarını
iftiralarla dolduruyorlar…

*

Gelelim iftira ile iddia arasındaki farka ve akrabalığa…
İddia ne zaman iftira olur?..
İddianın delilleri yoksa ya da yetersizse sav iftiraya
dönüşür…
Delilsiz iddia iftiradır…
Delillerini ortaya koyamadan bir kişiyi siyasal
amaçla suçlamak iftiranın en koyusudur…

*

Medyamız bugün baştan aşağıya iftiralarla
dolup taşıyor…
Peki, nerden geliyor bu pervasızlık?..
Çünkü Türkçemizde bizim ahlaksızlara yol
gösteren bir özdeyiş var…
Nedir o?..
“- İftira et iz bırakır…”
Ne var ki bu ilkeyi yalnız bize özgü saymak da
safdilliktir…
Dünya siyasetine baktığımızda en büyük devletlerin
bile asılsız suçlamalarla politikalarını yürüttüklerini
görürüz…

İlhan Selçuk

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

25 July 2008, 14:05. Gündem

Çankaya AK-Kaya mı?

Köleye sormuşlar: – Bir gün özgür ve zengin olsan en çok ne istersin?
İkirciklenmeden yanıtlamış:
-Çok kölem olsun isterim!
Tepeden tırnağa AKP kadrolarının demokrasi anlayışı
bu örneğe benziyor.
Bugün en tepeyle bağlantılı gelişmeleri paylaşalım…
22 üniversitenin rektörleri belirlenme sürecinde…

***

AKP’nin YÖK’e hükmedemediği 2002-2007
arasındaki dönemde AKP’lilerin başlıca istemi şuydu:
YÖK’ün demokratikleşmesi!
Arkadaşlar demokrasi âşığı… İlle üniversitelerin
üst kurumu olan YÖK’ün de demokrasiden payını
almasını istiyorlar! Mevcut durumu çok otoriter,
tepeden inmeci, antidemokratik buluyorlar…
Peki ne yapalım?
YÖK’ü demokratik yapalım… Tam dört kez büyük
hamle yaptılar. Arada açık-gizli çıkışlar yaptılar.
Olmadı… Gerek dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer gerekse YÖK’ün ve Üniversitelerarası
Kurul’un yapısı buna izin vermedi.
Köşk’e Gül’ün çıkması, YÖK Başkanlığı’na
Prof. Özcan’ın atanmasıyla birlikte AKP’nin
YÖK’ü demokratikleştirme sürecinin önündeki bütün
engeller kalktı!

***

Aradan aylar geçti, Meclis torba yasadan çorba
yasaya kadar AKP’nin gündeme getirdiği ne
varsa geçirdi… Ortada YÖK’ün demokratikleştirilmesine
ilişkin tek hamle yok. Aksine YÖK’ün işlevini
güçlendirmenin yollarını arıyorlar.
Neden?
Bu da sorumu canım; YÖK artık kendi kontrolleri
altında ya!
Haziran ayında 22 üniversitede yapılan rektörlük
seçimlerinin ardından Gül’ün ve YÖK’ün takınacağı
tutumbir başka önemli gösterge olacaktı.
Üniversiteler seçimini yaptı. İlk 6 sırayı alan adaylar
YÖK’e bildirildi. YÖK de bunları 3’e indirip
Köşk’e sundu.
İndirirken gördük ki, kimi üniversitelerde birinci
sırayı alan adaylar ilk 3’e bile sokulmamış! Bir
bakıma Gül’ün önüne dikensiz bir liste gidiyor. Gül,
bu listelere göre atamasını yaparken, şunu dese
hakkıdır:
“Ben önüme gelen listeye baktım. Sıralama bana
makul geldi, ona göre atamayı yaptım…”
Ankara kulislerinde şu soru dolaşıyor:
Acaba Gül YÖK’e ‘Uygun sıralamayı siz yapın.
Ben ilk sıradakileri atamış olayım’ mı dedi?
Gül isterse, listeleri geri çevirebilir!
Yapar mı?
Sanmıyoruz!

***

Köşk merkezli bir gelişme daha var. Cumhurbaşkanlığı
Devlet Denetleme Kurulu (DDK) bazı kuruluşların
hesaplarını inceleme kararı aldı.
Yapabilir mi?
Elbette… DDK, Cumhurbaşkanı’nın inisiyatifi ile
tüm kurumları denetleyebilir. Bu kurumların listesine
bakınca insanın aklına olmadık şeyler geliyor.
İşte DDK’nin “hesapları tez zamanda incelene”
dediği kurumlar:
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye
Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu
(TESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği
(TMMOB), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türkiye Barolar
Birliği (TBB), Türk Veteriner Hekimleri Birliği…
Liste uzayıp gidiyor… Bu kurumların tümünde
yönetim seçimle belirleniyor. Her kongre aynı zamanda
denetim demek. Konunun bir yanı bu, öteki
yanı ise şu:
Yukarıdaki kurumların çoğu yeri geldiğinde
AKP hükümetinin uygulamalarını eleştiren yöneticilere
sahip!
Bu noktada sık sık gündeme gelen soru bir kez
daha çengelleniyor:
Gül, AKP’nin cumhurbaşkanı mı?
TBB Başkanı Özok’un denetim yazısına tepkisi
şu:
“Denetimden gocunacağımız bir şey yok, ama…
Bize bu tür yazılar 12 Eylül döneminde bile gelmemişti!”
Başka yorum yok!

Mustafa Balbay

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

24 July 2008, 15:36. Belgesel Erdoğan'ı eleştirince Başkan yönetmeni kovdu

Belediye başkanlarının eleştiriye karşı sansür uygulamasına bir örnek de İnebolu’da yaşandı. AKP’li İnebolu Belediye Başkanı İdris Güleç (yanda), Karadeniz Sahil Otobanı projesini konu alan belgeseli, Başbakan Tayyip Erdoğan’a eleştiri yapıldığı için yarıda kesti ve belgeselin yönetmenini kovdu.
Belgesel yönetmenleri Aydın Kudu ile eşi Rüya Arzu Köksal, Kültür Bakanlığı desteğiyle çektikleri ve 2008 Ankara Film Festivali’nde belgesel dalında üçüncülük ödülü alan, Karadeniz Sahil Otobanı projesini konu alan belgeselleri ‘Son Kumsal’ı 15 Temmuz’dan beri Karadeniz’in sahilinde kasaba kasaba dolaşıp gösteriyor. Kerpe, Ereğli, Bartın, İnkumu, Amasra ve Cide’de programa uyarak gösterimi yapılan belgesel, 22 Temmuz akşamı da İnebolu’da gösterilecekti. Ancak 22 Temmuz akşamı Duru Havuzlu Park’ta toplanan 200’den fazla seyirci, filmin onuncu dakikasından sonrasını göremedi.
İnebolu Belediye Başkanı İdris Güleç, belgeselde Başbakan Erdoğan’ın Karadeniz sahil yolu projesiyle ilgili yaptığı konuşmadaki “Bu yol Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği en büyük kalkınma ve modernleşme projelerinden biridir… Adım adım hedeflerimize yürümekteyiz… 542 kilometrelik bu yol tamamıyla sahilden giderek İstanbul’a ulaştırıldığında ülkemiz, dünyanın en uzun sahil otobanına kavuşmuş olacak… Hayalim bu yolun Istanbul Boğaziçi’nde yapılacak üçüncü köprüyle birleşmesidir” bölümünün gösterilip, konuşmanın hemen ertesinde gelen, dağları delen greyder görüntülerinden rahatsız olmuştu.

Aydın Kudu, İnebolu’da yaşananları şu sözlerle anlatıyor:

‘Tasınızı tarağınızı toplayın’ – “Filmden önce Duru Havuzlu Park’ta toplanan 200’den fazla kişiye, filmin arka planını ve şu andaki projeyle ne amaçlanmak istendiğine dair bir konuşma yaptım. Sahillerini deniz dolgusu yüzünden kaybeden bir kasabanın trajedisini anlatıp, benzer durumun başka yerlerde daha az sayıda yaşanmasını amaçladığımızı anlattım. Filmin yedinci dakikasında, Başbakan’ın otoyolun açılışında yaptığı konuşmada birkaç cümle yer alıyor. Başbakan’ın görüntülerinden hemen sonra, İdris Güleç beni yanına çağırtıp, sadece kendi masasında oturan altı, yedi kişi tarafından duyulabilecek şekilde ‘Sen politika yapıyorsun. Başbakanımızı nasıl kötü gösterirsin?’ dedi. Kendisine, ‘Nereden böyle bir yorum çıkarıyorsunuz? Filmi size vermiştim, izlemediniz mi?’ deyince, ‘İzlemedim. Ben sizin ne yapmak istediğinizi anladım, amacınızı biliyorum. Şimdi anında tasınızı tarağınızı toplayıp burayı terk edin’ diye karşılık verdi. ‘Başkanım filmin tamamını izlerseniz sonunda konuşabiliriz daha rahat…’ dedim ancak, ‘Senin şimdi kırarım ağzını burnunu dağıtırım. Sen beni ne sanıyorsun… Defolun gidin buradan…’ diye karşılık verdi. Bunun üzerine en küçük bir lafın olaylara yol açacağını anlayarak malzemeleri toparlayıp 15 dakika içinde değil Duru Park’tan, şehirden ayrıldık. Saat 22:15 sularıydı. Eşim çok korktu, bu adam bize bir şey yaptıracak diye ve şehirden ayrılıp 20 km ilerideki Abana’ya gelene kadar da her gelen araçtan şüphelendik. Tüm gece de gözümüze uyku girmedi Abana’da kaldığımız pansiyonda.”

‘Başbakan’a hakaret vardı’ – Radikal’in sorularını yanıtlayan İnebolu Belediye Başkanı Güleç ise, Aydın Kudu’nun belgeselinin neden ve nasıl durdurulduğunu şu sözlerle anlattı: “Belgeseli gösterttirmedim. Başbakana hakaret ediliyordu, onun için kapattırdık. Aydın bey bana, ‘Biz Başbakan’a hakaret etmiyoruz. Sonuna kadar izleyin’ dedi, ben de ‘Geri zekalı değilim, ne gösterdiğini görüyorum’ dedim. O kadar. Tartışma olmadı, hakaret etmedim. Bana dediler ki, hiçbir siyasi şey yok. Bana CD’yi verdikleri halde ben onlara güvendim, seyretmeden ‘buyrun’ dedim. Hatta daha kalabalık insanların seyretmesi için diye teşvik ettim. Ama o şekilde Başbakan’ı kötüleyen gösteriler yapıp, peşinden iş makinelerini gösterip, doğa tahrip oluyor… Başından gösterdikleri bize öyle değildi ki, esas gösterim başlayınca başladı. Ailem yanımdaydı, kalabalık ortam… Hakaret etmedim, ‘Uzatma, başımdan git’ dedim.

Tekin de kovulmuştu

Haziran ayında da, Karabük Kültür Sanat ve Sanayi Festivali kapsamında dün düzenlenen konferansta hükümeti ve enerji politikasını eleştiren yazar Latife Tekin, Karabük Belediye Başkanı AKP’li Hüseyin Erer’in tepkisiyle karşılaşmıştı. Tekin’in mikrofonu kapatılmış ve festivalden kovulmuştu.

[kaynak: Radikal]

0 Comments | Permalink

23 July 2008, 13:51. Google'dan Yürüme Yolları

Google, Google Maps uygulamasına yeni bir özellik daha ekledi. Henüz beta versiyonu olan “Yürüme Yolları” uygulaması. Haritalar sadece yolların aksine, parklardan, kaldırımlardan, sadece yayaların girebilecegi sokaklardan vb. haberdar.

Henüz Türkiye’de kullanamıyoruz ancak yurtdısında kullanırken, parkların açılış kapanış saatlerini bile göz önünde bulundurarak size farklı yürüme yolları alternatifleri sunuyor.

GPS’li bir cep telefonunuz varsa bu uygulamanın tadını çıkartmamanız için hiçbir engeliniz bulunmuyor.

0 Comments | Permalink

23 July 2008, 10:25. Karaciç Yakalanmış da...

‘Bosna Kasabı’ ya da ‘Tilki’ Karaciç yakalanmış.
On yıldır aranıyordu. Ya da on yıldır onu gizleyenler,
koruyup kollayanlar artık bu işten vazgeçtiler. Karaciç,
şimdi eski Yugoslavya’daki savaş suçlularını yargılamak
amacıyla kurulan özelmahkemede yargılanacakmış.
1992-1995 yılları arasında üç yıl süren ‘Bosna Savaşı’nda
Bosnalı Sırpların ‘Devlet Başkanı’ydı Karaciç.
Suç ortağı Sırp General Mladiç’le birlikte, tarihin
en büyük soykırımlarından birini yaptı. Başkent
Saraybosna’yı yıllarca kuşatma altında tutup, dış dünyayla
bağlantısını koparıp, hemen her günmasuminsanları
öldürdü; çoluk çocuk demeden. Sreberenitsa’da
aynı anda sekiz bin Boşnak’ı öldürttü. Onbinlerce
Boşnak kadına tecavüz edilmesinden de sorumluydu.
İlginç olan ne, biliyor musunuz? Ya da acı olan?
Karaciç, şimdi, bir zamanlar Bosna’da ‘kötü işler
yapan bir amca’ gibi muamele görecek. Yargılanacakmış.
Laf. Karaciç’in ağababasıMiloşeviç de Lahey’de
kurulan mahkemede yargılanmış, yargılama
sürerken cezaevinde ölmüştü. Kim bilir belki Karaciç
de bu süreçte ölüverir. Ölse ne olur, ölmese ne
olur?
Sorun Miloşeviç’lerin, Karaciç’lerin yakalanması,
yargılanması, ölmesi değil. Onlar, pis ve kanlı bir oyunun
aşağılık tetikçileri. Pis ve kanlı bir oyunda vahşi
bir biçimde kullanıldılar ve işleri bitince de çöplüğe
atıldılar.

Pis ve kanlı oyun Yugoslavya’nın parçalanmasıydı.
Bunu başardılar. Peki bunu kansız başarmaları
mümkün değilmiydi? Değildi. Çünkü Yugoslavya, Çekoslovakya
gibi değildi. Çeklerle Slovakların yaptığı
gibi el sıkışarak ayrılmaları olanaksızdı. Etle tırnak gibi
birleşmiş, iç içe geçmiş; sosyal, ekonomik ve kültürel
bir bütün oluşturuyorlardı. Ancak, etle tırnak birbirine
düşürülerek; Sırp, Boşnak, Hırvat birbirlerine
saldırtılarak parçalanabilirdi Yugoslavya. Parçalanırken,
etnik, dinsel, tarihsel düşmanlıklar körüklenirken,
daha zayıf, daha güçsüz ve üstelik silahsızlandırılmış
Müslüman Boşnakların Sırp kasaplar tarafından
soykırıma uğratılması da fena olmazdı.
Yugoslavya nerdeydi? Sırbistan nerdeydi? Bosna
nerdeydi? Avrupa’nın ortasında. Avrupa Birliği’nin
yanı başında. Yugoslavya parçalanırken,
Sırplar Boşnaklar’ı keserken, (evet kelimenin tam
anlamıyla keserken) Almanlar, İngilizler, Fransızlar,
İtalyanlar, Hollandalılar seyrettiler. Pardon seyretmediler.
Miloşeviç’lerin, Karaciç’lerin yaptıkları
katliamlara yardım ettiler. Karaciç’in Temmuz
1995’te katlettiği sekiz bin Boşnak’ı, kasaplara kim
teslim etti hatırlıyor musunuz? Sözüm ona orada
barış gücü olarak bulunan Hollandalı askerler. Evet,
Hollandalı askerler, katledileceklerini bile bile sekiz
bin Boşnak’ı Karaciç’in kasaplarına teslim ettiler.
Unutulmuştur ama, Karaciç’in İngiliz, Fransız,
Hollandalı, vs. generallerle çekilmiş, kadeh tokuşturan
resimleri arvişlerde duruyor.
Şimdi de Karaciç Hollanda’ya teslim edilecek ve
orada yargılanacakmış. Hadi canım sende…

Hikmet Bila

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

21 July 2008, 15:31. Ordu Hedef...

AKP iktidara geçtiği zaman medya sermayesinin yüzde 19’u bu kesimin elindeydi, bugün yüzde 40’ı aşan medya sermayesi iktidara yakın ellerdedir; dışa bağımlıdır.

Bu kesim Ergenekon soruşturması vesilesiyle askere karşı ölçüsüz ve endazesiz bir kampanyayı yürütüyor.

İş o noktaya erişmiştir ki gelişmenin vahametini idrak eden Başbakan Erdoğan bile “Silahlı Kuvvetlerimize karşı hukuk dışı bir eylemin içinde olmayı Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir vatandaşı kabullenmez” diye bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.

*

Peki, önümüzdeki günlerde durum değişecek midir?

Sanmıyoruz…

İstanbul Başsavcısı, Ergenekon soruşturmasında medyanın olumsuz işlevini açıkça dile getirmiş, bu alanda “bilgi kirlenmesi”nden söz açmıştı.

Açıklama hiçbir işe yaramadı.

Gerek Başbakan’ın, gerek Genelkurmay’ın Ordu’ya yönelik asılsız yayınlar karşısındaki açıklamaları ve tutumları da bir sonuç vermeyecektir.

Çünkü Ordu artık hedeftir.

Bu siyaseti benimseyen iç ve dış güçler, Ordu’yu neden hedef haline getirmişlerdir?

*

Asker, Türkiye’nin tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana çok önemli işlevleri tarihe yazan bir kurum niteliğindedir.

Padişah İkinci Mahmut’tan beri çağa ayak uydurmaya çalışan Osmanlı’da Ordu’nun fonksiyonu ilginçtir.

31 Mart vakasından sonra askerin laik Cumhuriyetin kuruluşunda da rol alması bir rastlantı değil, tarihsel koşulların ürünüdür.

Bugünkü Türk Ordusu anayasal görevini yerine getiriyor; laikliğin hem de bölünmezliğin teminatıdır.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde yaşanan askeri müdahalelerde sorumluluğu yalnız askere yüklemek de bilimselliğe aykırı bir siyasal davranıştır.

Yapılan tüm anketlerde halkın en güvendiği kurumun yüzde 80’i aşan bir oranla Ordu olduğu dikkate alınırsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçek var demektir.

*

Son yıllarda, özellikle Ortadoğu’da hayata geçirilen bir savaş türü keşfedildi.

Buna ‘asimetrik savaş’ adı veriliyor.

Türkiye de bu tür savaş tehdidi altındadır; özellikle İsrail, Arap ve Afgan coğrafyalarında geçerli olan savaş yöntemleri dikkate değer…

Eski düşünürler “Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” demişlerdi ki doğrudur.

Türk Ordusu ülkenin bölünmezliğine karşı siyasal bir tehdit oluşturan asimetrik savaşta teröre baskın çıkmıştır.

Dünya en başta Amerika bunu biliyor.

*

Türk Ordusu, Mehmetçik felsefesini ileri teknolojiyle birlikte sürdürebilen tek askeri güç olarak Ortadoğu’da büyük bir ağırlık oluşturuyor; laik Cumhuriyetin bekasını güvenceye bağlıyor.

Dışardaki ve içerdeki hasım güçler bu gerçeğin farkındadırlar.

Türk Ordusu’nun hedef tahtası haline getirilmesinin temelinde bu gerekçe yatıyor.

Asker parçalandığı ya da yıkıldığı zaman, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu gelmiş olacaktır.

*

Yalnız laik-demokratik Türkiye’nin savunulmasında değil, Cumhuriyet devletinin korunmasında da Ordu’nun işlevi bugün çok büyük…

Laik asker Türkiye’de bugün demokrasinin vazgeçilmez kurumlarından birisini oluşturuyor…

İçerde Ordu’ya akıl almaz bir seviyesizlik ve düşmanlıkla saldıranların kökleri artık çok iyi biliniyor ki dışardadır.

Ordu’nun müdahalesine karşıyız, ama, teminatından da vazgeçemeyiz.

[kaynak: Cumhuriyet]

0 Comments | Permalink

19 July 2008, 16:22. Google aptallaştırır mı?

ABD’de yayımlanan makale kafaları karıştırdı…

Günümüzün büyük bir bölümü bilgisayar başında, intternette sörf yaparken geçiyor. İnternete araştırma yapmak, yeni bilgiler öğrenmek için de giren var başka amaçlarla da…

Google başta olmak üzere pek çok arama motoru istediğiniz bilgiyi tabii ki doğru ya da yanlış bir tıkla ayağınıza getiriyor. Zahmetsizce anında önümüze gelen bilgi hayatımızı kolaştırıyor; ancak uzmanlara göre bazı sağlık sorunlarına da yol açabiliyor. Amerikalı gazeteci Clive Thompson’un dediği gibi bu durum ‘düşünceye büyük bir iyilik’ ama her iyiliğin de bir bedeli var.

ARTIK UZUN YAZILARI OKUMUYORUZ

Zaman gazetesinin gündeme getirdiği ve geçtiğimiz hafta Amerika’da yayımlanan Atlantic haber dergisi işte bu iyiliğin bedelini ‘Google bizi aptal mı yapıyor.’ başlığı ile kapağına taşıdı. Nicholas Carr’ın kaleme aldığı yazıya göre Google, insanları düşünce tembelliğine itiyor. Bunu kendi hayatından örnekler vererek anlatan Carr, “Uzun yazıları okurken zihnimi toparlayamıyorum. 2-3 sayfadan sonra konsantrasyonumu yitiriyorum. Beynim laf dinlemez bir şekilde ağırdan almaya başlıyor.” diyerek açıklıyor.

İnternet yazarı Bruce Friedman ise “Uzunca bir makaleyi okuma yeteneğimi tamamen kaybettim, webde birçok kaynaktan aynı anda birçok kısa pasajı tarıyorum. Artık Savaş ve Barış gibi kalın kitapları okuyamıyorum.” diyerek adeta Carr’ı destekliyor.

İŞİMİZ GÜCÜMÜZ SÖRF YAPMAK

University College London’daki akademisyenlerin yaptığı bir araştırma ise internetin ‘bilme’ye olan etkisi üzerine somut bir resim sunuyor. Araştırmaya göre popüler araştırma sitelerini ziyaret edenlerin çoğu bu siteleri bir tarama aktivitesi olarak kullanıyor. Bir kaynaktan diğerine zıplıyor ve hiçbir makalenin 2-3 sayfasından fazlasını okumuyor. Bu şekilde de okumanın yeni bir şekli ortaya çıkıyor: Online okuma. Bunda kişiler sadece başlıkları, içerikleri gösteren sayfaları ve özetleri hızlı bir şekilde tarıyorlar.

‘TÜRKİYE’DE OKUMA ALIŞKANLIĞI ZATEN YOK
Dünyanın yeni yeni tartışmaya açtığı google ve arama motorları, bu dergide anlatıldığı gibi insanı gerçekten düşünce tembeli yapar mı? Ya da okuma, araştırma ve geliştirme alışkanlıklarını değiştirir mi? Konuyu bizim uzmanlarımızla görüştüğümüzde ortaya biraz farklı bir yaklaşım çıkıyor. Çünkü uzmanlara göre bizim ülkemizde hâlâ bilgi erişimi kısıtlı ve okuma alışkanlığı zayıf denilebilecek bir noktada. Hal böyle iken arama motorları düşünce tembelliğinden çok çalışkanlığa götürebilecek bir tablo çıkarıyor karşımıza.

Google, google scholar (akademik çalışmalara erişilebiliyor) ve Wikipedia (online ansiklopedi) gibi arama motorlarıyla kütüphanelerde bile bulunamayan bilgiler bir tıkla anında karşınıza çıkıyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Kemal Sayar’a göre burada mesele google değil, onu kullanma biçimimiz. Şayet google’ı kullanmayı bilirsek aradığımız bilgiyle ilgili asıl kaynaklara ve referanslara kolaylıkla ulaşabiliriz.

[kanyak: milliyet]

0 Comments | Permalink

22 May 2008, 12:14. Demek ki

Pennsylvania Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, beynin dinlenmesi için uykunun çok önemli bir işleve sahip olduğunu ortaya koydu. Araştırmada, 24 saat boyunca 24 gönüllünün beyni, MR aracılığıyla incelendi. Araştırmacılar, gün sonunda, yeterli derecede uyuyanların gün içinde belirli bir işe odaklanma kapasitelerinin sabit kaldığını gözledi.

Diğer grupta bulunan kişilerin ise gün boyunca zaman zaman beyinlerine giden kan miktarının düştüğü ve bu sırada “beyinlerinin adeta durduğu” belirlendi. Yeterli derecede uyuyamayan kişilerin işitsel ve görsel algılama yeteneğinin düştüğünü kaydeden uzmanlar, araştırmanın, uykusuz araç kullanılmasının tehlikelerine de işaret ettiğini söyledi.

kaynak: Milliyet

0 Comments | Permalink

10 May 2008, 14:00. F1 kızları İstanbul Park'ta

Cennet gibi :) bu resim milliyetin F1 resim galerisinden referans, başlığıda F1 Kızları İstanbul Park’ta ;) Nefes Kesiyor! bi 2 kelime de ben ekledim.

0 Comments | Permalink

5 May 2008, 09:28. Ne maçtı be :)

Sivasspor:3 – Galatasaray:5

0 Comments | Permalink

10 April 2008, 15:23. Gündemden İlginç Başlıklar

AK Parti’den ihraç edilen Balıkesir eski milletvekili Turhan Çömez, sert eleştirilerde bulundu. İşte o sözlerden satırbaşları;

Ergenekon Oyunu

“Ergenekon diye bir oyun sahneleniyor. Sekiz aydır iddianamesi hazırlanmamış bir dava. 84 yaşında devletin iki koruma verdiği adam gözaltına alınıyor, ertesi gün pardon deyip bırakılıyor. Birilerini gözaltına alarak gözdağımı verilmek isteniyor. Bu ülkede temiz eller operasyonu yapacaklar, ellerini yüzüne sürüp aynaya bakma cesareti olanlardır.”

Benim çocuk da gemi sahibi olacak mı?

‘Üç çocuk yapın’ demekle olmuyor. Benim üçüncü çocuğum İngiltere’den burs alabilecek mi, gemi alabilecek mi bunları söylemek lazım millete.”

Kızılay’da sallandırırım, deseydi!

“Başbakan ilk bakanlar kurulu toplantısında, sayın bakanlara ‘Birinizin yolsuzluğa bulaştığınızı görürsem sizi Kızılay Meydanı‘nda sallandırırım’ deseydi bugün Maliye Bakanı Unakıtan ortada bu edasıyla dolaşamazdı.”

Türkiye Yağmalanıyor

“Dünyanın en zengin çimento ham maddesi Gabar Dağı‘nda, dünyanın en zengin altın rezervleri Van’ın Artos Dağı‘nda. Kimsenin bundan haberi yok. Avustralyalı firmalar gelmiş taş çekiyoruz diye ülkeyi sömürüyor. Yıllarca İngiliz Tuzu diye bor madenleri kaçırıldı.”

CIA Tercümanı

“Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek CIA’nın yeminli tercümanlığını yapmıştır. Bütün bunlar Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir sonucudur. Büyük Ortadoğu Projesi Sevr’in devamıdır. Bu proje Kürt devleti kurdurmak için hazırlanmıştır.”

[hürriyet . 10 nisan 2008]

0 Comments | Permalink

24 February 2008, 17:09. Reco Kongo Kenesi

Başbakan Leman‘ı yine dava etti!

2. dava konusu

1. dava konusu

0 Comments | Permalink

8 February 2008, 04:25. Siyaset Meydanı

İzlediniz mi? Bilmiyorum. Türkiye saatiyle 2:00’da başladı, Siyaset Meydanındaki tartışma. Zekeriya Hoca’yla ismini unuttuğum Teyze ikiside süperdiler. Ne yapın edin, bulup izleyin.

1 Comments | Permalink

7 February 2008, 15:55. Gündemdekilerden

Bugün sabah milliyet.com.tr adresine girdim, her zaman ki gibi Türkiye’de tekel (!) gündemi gözden geçirmek için.

Yine bir sürü enterasan şey vardı. Kopan kafalar, şehir eşkiyalarının saldırıları, grammy ödüllerinde popolarını açan kadınlar, botaş da yenen rüşvetler ve buna benzer birçok dahası.

Gözüme bir haber takıldı, Can Dündar‘ın bir köşe yazısı başlığı, “İran’da örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü” okumak istedim, okudum.

Daha sonra web sitesine koyarım diye düşündüm, ne de olsa tekrar açar bakarım diye işlerime geri döndüm.

Aradan ya 2 saat ya geçti ya geçmedi, aklıma geldi ve haberi yazmak için milliyeti aradım ama milliyette şu an onun yerinde yeller esiyor. Çünkü daha önemli magazin haberleri gelmiş.

Neyse ki Can Dündar ‘ın kendi web adresinden buldum ve şimdi buraya da koyuyorum. Lütfen okuyun.

Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır‘ın eşi Handan Haktanır’dan uyarı var:

“İran’da örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü”

Önceki gece NTV’de akademisyenlerle türbanı tartışıyorduk, ki internet adresimize bir mektup düştü.
Tahran’da yaşamış, “adının açıklanmasını istemeyen” bir diplomat eşi, İran’daki örtünme konusundaki deneyimini aktarıyor, Türk kadınlarını uyanık olmaya çağırıyordu. İsmi kontrol ettik; doğruydu.
Mektup, 1991-94 yılları arasında Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği’ni yapan Korkmaz Haktanır‘ın eşi Handan Haktanır’dan geliyordu.Yayında isim vermeden, mektuptan bölümler okudum.
Yayından sonra da kendisine ulaşıp mektubun tamamına bu köşede yer vermek için iznini istedim.
İşte Handan Haktanır‘ın “türban uyarısı”:

“Ruj süreni sopaladılar”

“Tahran’da görev yapmış bir diplomatın eşi olarak, türban konusunda düşündüklerimi bir iki cümleyle ifade etmek isterim:
Tayin yerimiz olan Tahran’a uçağımız inerken ‘hicab‘ımı başıma geçirdiğimde kendimi şöyle teselli ediyordum:
‘Nasıl olsa burası benim ülkem değil. Birkaç yıl dişimi sıkar katlanırım. Çok şükür ki biz Atatürk kızlarıyız ve böyle şeyler bizim başımıza gelmez.’
Tahran’daki görev süremiz boyunca (gayrimüslimler de dahil olmak üzere) ‘hicab’sız dolaşan tek bir kadın görmedim. Bir yabancı diplomatın eşi, şapka takarak bu yasağı delmeyi denedi, ancak devrim polisleri kendisini derhal ikaz ettiler.
Bir başkasının eşi ruj sürdüğü için karakola alındı ve ellerine sopalarla vuruldu. Bu hanım bir keresinde ‘Eğer Müslümanlık buysa, Hıristiyan olduğum için çok şanslıyım’ demişti.

“Süreç 3 yılda tamamlandı”

“Tayinimizin ilk günlerinde İranlı hanım dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinçaltındaki güvensizlik duygularından ve endişelerden kaynaklanan bu uygulamanın, sinsice ve adım adım geldiğini söylüyorlardı.
Bir gün okullarına gittiklerinde kapıda ‘Bundan böyle hicabsız derslere giremeyeceklerine’ dair bir kâğıt bulmuşlardı.
Dedikleri kadarıyla, sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç olmuştu.
İtiraz edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan kızlar için ‘hicab’lı olmak son derece doğal ve yerine getirilmesi gereken bir şart olarak algılanmaya başlanmıştı.
Bu uyarıları ben o zaman masal dinler gibi dinlemiştim. Evet, ben de onlar gibi giyiniyordum, ama bu benim değil onların sorunuydu. Bizim ülkemizde böyle şeyler olmazdı.

“Rüyamda korkuyordum”

Ancak, bir süre sonra vestiyerden ‘hicab‘ımı alıp taktığımı, ancak sokağa çıktıktan sonra fark ettiğimin ayırdına vardım. ‘Hicab’, benim için de artık bir refleks haline gelmişti.
Öyle ki, bazen rüyalarımda bile kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor ‘Devrim polisleri geliyor, ben ise hicabımı takmamışım’ diye paniğe kapılıyordum. İşte o zaman, ‘hicab‘ın aslında buzdağının görünen parçası olduğunu; asıl amacın, kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku altında yaşayan, ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu anladım.
??O nedenle Türk kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde, özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların, ileride çok daha baskıcı bir rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmamaları gerekmektedir.
En içten saygılarımla…”

0 Comments | Permalink